AVŞAR YÖRELERİNDE SÖZ VARLIĞI

amkDil, milleti meydana getiren en önemli unsurdur. Ve diller söz varlığı dediğimiz kelimeler, deyimler, hazır söz kalıpları, atasözleri gibi unsurlardan oluşur. Söz varlığına bakarak bir toplumun yaşayışına, yaşayış şekline, hayata bakış tarzına, maddî ve manevî değerlerine, inançlarına kısacası kültürüne ilişkin bilgileri elde edebiliriz. Diğer bir ifadeyle söz varlığı, toplumların dünya görüşlerinin bir kesitidir. Milletler dünyayı kendisine göre algılamakta ve anlamakta; algıladığını ise ana dilinde oluşmuş kavramlarla anlatmaktadır. Kısacası söz varlığı, dünyayı kendi dil penceresinden görmek, anlamak, yorumlamak ve anlatmaktır. Diğer taraftan dildeki söz varlığına bakarak bir milletin hangi milletlerle ilişkiler kurduğu, hangi alanlarda ve ne ölçüde o milletleri etkilediği veya onlardan etkilendiği de anlaşılabilir.

Söz varlığında bulunan bazı kelimeler yazı dilinde yer almayabilir. Dolayısıyla söz varlığını, yazı dilinde olanlar ve yazı dilinde olmayıp bölge ağızlarında yaşayanlar şeklinde iki kısma ayırabiliriz. Bunun sebebine gelince; dilin tarihi gelişimi esnasında kimi kelimeler dil ağacından düşer. Yerlerine ya yeni kelime türetilir ya da başka bir dilden ödünç kelime alınır. İşte bu kullanımdan düşen kelimelerin bir kısmı bölge ağızlarında varlığını sürdürür. Üstelik edebi dildeki değişimlerden etkilenmeyen bu kelimeler, kimi zaman eski biçimlerini de korur.
Yazı dilimizde bulunmayan binlerce kelime ve kavram, dört bir yöremizde halkımızın belleklerinde yaşamakta ve günlük konuşma dilinde kullanılmaktadır. Bu kelimelerin büyük çoğunluğu Türkçe olmasına rağmen aralarında başka dillerden de kelime bulunmaktadır.

Bu çalışmada Kayseri ve çevresindeki Avşarların söz varlığı incelenmektedir. Kelimelerin kullanımına ilişkin ağıtlar başta olmak üzere çeşitli örnekler verilmiştir. Bilindiği gibi Kayseri ve çevre illerdeki Avşarlar aynı dönemlerde iskâna tabi tutulmuş (1692–1865) ve aynı obalardan oluşan akraba gruplardır. Bu nedenle, Kayseri yöresinde görülen özelliklerin yakın illerde yayılmış bulunan Avşarları da kapsadığı unutulmamalıdır. Sözgelimi, Kayseri yöresi Avşarlarında büyükler için kullanılan ve saygı ifade eden “kâ” sözü Nevşehir’deki Avşar ile Osmaniye veya Maraş’taki Avşar tarafından da kullanılır.

Maalesef bu kelimelerin önemli bir kısmı artık yeni nesil tarafından bilinmiyor. Bunun birkaç sebebi vardır. Bir kere hızlı şehirleşme, köylerin boşalmasına sebep olmuş ve şehirde yetişen gençlik bu kelimeleri kullanmaz olmuştur. Ayrıca son çeyrek yüzyıldır yaşanan hızlı ve kontrolsüz teknolojik yaşam, gençliğin diline de yansımıştır.
Gerçekte Avşar Türkmenlerinin yerel ağızda kullandığı sözcükler önemli bir yekûn tutmaktadır. Elbette ki burada bütün bu kelimeleri incelemek mümkün değildir. Bu çalışmada Avşarlar tarafından günlük konuşma dilinde kullanılan bazı örnekler vermekle yetineceğiz. Örneklerde
kaynak olarak Orkun Yazıtları, Divan-ı Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, Codex Cumanicus (Kıpçak Türkçesi Sözlüğü) ve Dede Korkut Kitabı kullanılmıştır.

ABA: Bazı köylerimizde “ebe” şeklinde de söylenen bu söz, anne anlamında kullanılmaktadır. Bazen de evin büyük hanımına yapılan bir hitaptır. Kaşgarlı Mahmut, “aba/apa” şeklinde kaydettiği sözcüğün Oğuzca olduğunu ve “ana” anlamına geldiğini belirtmiştir. Kelimenin kökü, Orkun Yazıtları’nda geçen ve “ecdat, ata, büyük” anlamına gelen “apa” kelimesi

İmamkulu’dan gelenim
Yalanım oğlum yalanım
Aban, akkan gurban olsun
Kekiline kan dolanım

ABOY: Avşarlar arasında hayret, şaşma belirten ve kimi zaman da eyvah anlamına gelen bir ünlemdir. Aboy ünlemine Dede Korkut hikâyelerinde “boy” şeklinde iki yerde rastlanır ki “eyvah” anlamındadır7. Zaman içinde ünlemin başına “a” ünlemi eklenmiştir.

AGA/AKKA: Avşarlarda babaya “aga/akka” denir. Bazen ağabeylere ve yaşlı kişilere de söylenir. Halen köylerimizde bu anlamıyla kullanılmaktadır. Dede Korkut hikâyelerinde “ağa” şeklinde aynı anlamda kullanılmıştır. Kıpçak Türkçesinde “aga” şeklindedir ve ağabeylere yapılan bir hitaptır.

Yürürkene Şam taktası
Kaşı, kirpiğin noktası
Yüzünüzden tozcu oldum
Vay gurban olsun akkası

AĞI: Zehir demektir. Eski Türkçe olan ağı kelimesi Divan-ı Lügati't- Türk’te, Kutadgu Bilig’de ve Eski Uygur Türkçesinde “agu” şeklinde ve “zehir” anlamındadır.

Hele obaya obaya
Bacı gelir mi töbeye
Hademeler ağı vermiş
Anamın gözü söbeye

ARI SİLİ: Kişiler için “saf, temiz, iffetli” anlamında kullanılır. Buradaki “arı” sözcüğü, Divan-ı Lügati't-Türk, Kutadgu Bilig ve Eski Uygur Türkçesinde “arıg” şeklinde, Kıpçak Türkçesi ve Dede Korkut hikâyelerinde “arı” şeklinde olup temiz, saf, kutsal anlamına gelir.

“Sili” sözcüğü ise eski Türkçede “temiz” anlamına gelen “silig” sözünden gelmektedir. Orkun Yazıtları’nda “Silig” şeklinde ve ad olarak geçer. Nitekim Türklerde kadın adları arasında temiz ve iffetli manasına gelen adlar vardı ki bunlardan biri de Uygur Silig idi. Çin kaynaklarının verdiği bilgiye göre Göktürkler’de “Silifan, Silivan”, üstün ve şerefli bir unvan idi. Divan-ı Lügati't-Türk, Kutadgu Bilig ve Eski Uygur Türkçesinde “silig”, Kıpçak Türkçesinde “sili” şeklinde görülen kelime temiz, ince, yakışıklı, tatlı dilli, saf, iffetli demektir.

ÂRI: Avşarlarda “bir noktadan başlayıp bu tarafa gelen” anlamında kullanılır. Kıpçak Türkçesinde görülen kelime “buradan başlayarak, buradan itibaren” demektir. Mesela “Orta Asya’dan ârı gelen”, “Orta Asya’dan bu tarafa gelen” demektir.

AŞIT: Aşmak fiilinden türeyen aşıt kelimesi “geçit” anlamında kullanılmaktadır. Dede Korkut hikâyelerinde “aşut” şeklinde ve “aşılacak yer” anlamında geçer.

Bizim dağlar aşıt aşıt
Dakım giyer çeşit çeşit
Nasıl ağlamayım anam
Yanım mezer, böğrüm düşüt

BALKIMAK: Kıpçak Türkçesinde ve Dede Korkut hikâyelerinde “parlamak, ışıldamak, ışık saçmak” anlamına gelir. Beylikler devri Türkçesinde de sıklıkla kullanılmaktaydı. Sözgelimi Yunus Emre bir şiirinde “Âhir Muhammed nuru balkıdı içimizden” demektedir. Avşarlar, genellikle şimşek çaktığı zamanlarda kullanır ve “şimşek balkıdı” denir.

BAY: Türkçe bir kelime olan “bay”, Orkun Yazıtları’nda, Divan-ı Lügati’t-Türk’te, Kutadgu Bilig’de, Eski Uygur Türkçesinde, Kıpçak Türkçesinde ve Dede Korkut’ta “zengin” anlamında kullanılmıştır. Beylikler devri Türkçesinde de kullanılmıştır. Yunus Emre şöyle der: “Bana gelsin yoksul olan bay ola”.
Avşarlar arasında artık unutulmaya yüz tutmuş olsa da aynı anlamıyla kullanılmaktadır. Dadaloğlu bir şiirinde şöyle der:

Birden kapıştılar kulunu, tayı
Kanı garrah oldu yoksulu, bayı
Böyle sağ gezmeden ölmemiz iyi
Mahşerece söylenecek şor oldu

BAYAK: Eskiden sık kullanılan bir kelimeydi. Günümüzde artık unutulmaya yüz tuttu. “Biraz önce” anlamına gelir. Bayak sözünden daha kısa bir zamanı belirtmek için ise “debiyak” kelimesi kullanılır ve “hemen şimdi, az önce” anlamına gelir.

Divan-ı Lügati't-Türk’te, Eski Uygur Türkçesinde ve Dede Korkut hikâyelerinde “baya” şeklinde geçen kelime “az önce, demin, evvelce” anlamında kullanılmıştır. Kelime, Beylikler devri Türkçesinde kullanılmıştır. Yunus Emre’nin şiiri: “Hakk'a şükür kim hâlim bayagıdan hoş oldu”.

BİBİ: Farsça bir kelime olup “hanım, ev kadını, hatun, hala” anlamına gelir. Ayrıca toplumda saygın bir konumda olan kadınlarla ilgili bir adlandırmadır ve “hanımefendi, büyük kadın" demektir. Avşarlar, babanın kız kardeşine (halaya) “bibi” derler.

Asbabı goluma atın
Gapı gapı geziciyim
Ben bibinim gadasını
Özne gınam eziciyim

BILDIR: “Geçen yıl” anlamına gelen kelime, Divan-ı Lügati’t- Türk’te geçmektedir. Bu anlamıyla Avşarlar arasında olduğu gibi Türkiye’nin birçok bölgesinde kullanılmaktadır. Dadaloğlu bir şiirinde şöyle der:

Dadaloğlu’m der de bu nasıl haldir
Seneler sayılmaz kaç tane bıldır
Ayını bilmiyom tam dokuz yıldır
Puşt Osmanlı duralaştı biziynen
Avşarlar arasında halen canlı bir şekilde kullanılmaktadır.
Sis’ten çıktı mı bıldır
Deste kekil yıldır yıldır
Gâvur musun gara gâvur
Uyandır da öyle öldür

BOZLAMAK: Bozlamak fiili, Divan-ı Lügati't-Türk’te “ses vermek, bağırmak”. Dede Korkut hikâyelerinde “buzlamak” şeklinde “bağıra bağıra ağlamak, feryat etmek” anlamında kullanılmıştır. Avşarlarda da bozulamak “acıyla bağırmak, haykırmak” anlamında kullanılır.

Dağlar açtı çiçeağanı
Bulamıyom kaçağamı
Deli kaçtın Kazım oğlum
Bozulattın Hac’ağanı

Ağzımı şöyle veriyim
Bozulayım deve gibi
Ahırı bozmuş ev etmiş
İremeke yuva gibi

BUYMAK: Üşümek, donmak anlamındadır. Divan-ı Lügati't-Türk’te “budh” şeklinde geçen kelime (Eski Türkçedeki “dh” sesinin “y” sesine dönüştüğü bilinmektedir) “donmak, ölmek” anlamına gelmektedir.
Kelimeyi ilk kez çocukluğumda rahmetli annemden duymuştum. Akşamüzeri balkonda otururken havanın serinliği sebebiyle “buydum oğlum, içeri geçelim” demişti. Sarıkamış Harekâtında donarak şehit olan askerlerimize yakılan Sarıkamış ağıtında da bu kelimeyi bu anlamıyla görüyoruz.

Sarıkamış’ta var maşın
Urus yığmış ağır koşun
Bizim uşak açık, cılbak
Dağlarda buyudu kışın

CILGA: Avşarların kullandığı bu kelime “dağ yolu, keçi yolu, patika” demektir. Türkistan’da Alay Dağları’nda önemli bir geçitin adı Kara Cılga’dır.

Şu tepenin cılga yolu
Gide gide kavuşuyor
Gardaşı vuran candarma
İlvanınan savuşuyor

CINGIL: Boncuk, gümüş veya altın para ile yapılmış, başlığa veya giysiye takılan süse denir. Yürüdüğünde ses çıkaran süslü, incikli-boncuklu giyinenlere cıngıllı denirdi. Kaşgarlı Mahmut’da “çıngıl çıngıl” şeklinde geçen kelime “bir şeyin çingil çingil ses çıkartması” anlamında geçmektedir. Eski Uygur Türkçesi’nde çıngartgu şeklinde geçen kelime zil, çıngırak anlamındadır ki kavga etmek anlamındaki “cıngar çıkarmak” deyimi de bununla ilgilidir. Kelimenin kökü muhtemelen doğa sesi (yansıma sözcük) “çın” olup kelime bundan türetilmiştir. Nitekim Avşar yörelerinde sert taşa “cingi taş” denir. Bu taşı birbirinie vurduğunuzda sert ve tok bir ses çıkarır. Cınkı ise kıvılcım anlamına gelir.

Gadan allım Eşe bacı
Sandık dolu yemişinen
Bir gelincik alamadım
Ardı cıngıl gümüşünen

CİLİS: “İyice, hepten, haddinden fazla” demektir. Sözgelimi, çocuklar yaramazlık sınırını aştığında “bu da cilis şımardı” denir.

Gurbet elde yana yana
İliğim tükendi cilis
Yolun nere, ne biliyim
Soyka kalasıca Kilis

ÇAPUT: Aslı çapgut olan kelimenin “çap-“ fiilinden türediği sanılmaktadır. Kelime Türk kültür hayatının önemli kelimeleri arasındadır. Eski Türk dini inanışının önemli törenlerinden biri de kutsal sayılan ağaçların dallarına “çaput” bağlanmasıdır. Bu gelenek günümüze değin gelmiştir. Kaşgarlı Mahmut, çapgut şeklinde kaydettiği kelimenin anlamını “bez, şilte” olarak verir.

ÇATILAMAK: Avşarlar arasında “bir şeyin bir başka şeye çarpmasıyla ortaya çıkan gürültülü ses”i anlatmada kullanılan bir fiildir. “Fırcıttıydım, alnında çatıladı” gibi. Kaşgarlı Mahmut’da “çatılamak” fiili “şaklamak” anlamında geçmektedir.

ÇİMMEK: Çimmek sözünün aslı çömmek fiilidir. Kelime, Eski Uygur Türkçesinde (çommak) ve Divân-ı Lügat-it-Türk’te (çömmek), “(suya) batmak, dalmak” anlamındadır. Çömelmek fiili de buradan türetilmiştir.

ÇILBIR: Yulara takılan ip veya zincire denir. Moğolca çilbuğur kelimesinden gelmektedir. Kelime Dede Korkut hikâyelerinde “atının çılbırını bileğine bağladı” şeklinde geçer. Avşar boyuna ait olan meşhur Bebek Ağıdı’ndan örnek:

Deveyi deveye çattım
Çılbırın boynuna attım
Kaynatamdan hicap ettim
Yoklamadım bebek seni

DÂNEMEK: Bakmak anlamında kullanılan bir fiildir. Dânemek, esasen “uzakta olan bir şeye, anlamak, fark etmek, ayırt etmek amaçlı bakmak” anlamında kullanılır. Bu açıdan bakıldığında belki Türkçe tanımak fiiliyle ortak bir kökene sahiptir. Munkacsi ve Şerbak gibi bilim adamları ise tanımak fiilinin Farsça bilmek anlamındaki “dan-“ kökünden geldiğini söylemektedir.

Ali Dağı’nı dânedim
Başından aşıyor yolu
İçinde ana olmazsa
Tez eskir öksüzün kolu

DON: Orkun Yazıtları’nda ton kelimesi geçmez, ancak elbise anlamında “tonluk”, çıplak anlamında “tonsuz” kelimesi geçer. Eski Uygur Türkçesinde de elbiseli anlamında “tonluk”, elbisesiz anlamında “tonsuz” kelimesi bulunur. Buradan ton kelimesinin elbise anlamına geldiğini anlıyoruz. Divan’da, Kutadgu Bilg’de, Dede Korkut hikâyelerinde ve Kıpçak Sözlüğünde “ton” şeklinde geçen kelimenin manası “elbise” olarak verilmiştir. Halk ağzında da aynı anlamda kullanılan “don” kelimesi, ayrıca “kılığa girme, birinin tipinde olma” anlamında da kullanılmıştır. Nitekim Türk tasavvufunda Hacı Bektaş güvercin, Abdal Musa geyik donuna girmiştir.

Omar’ın donunda olan
Kapımızdan savuşmasın
Köseler’de Ali Kâhya
Bayrakdarlar kavuşmasın

DÖLEK: Avşarlar arasında huysuzluk yapanlar için “dölek dur” denir. Bu “rahat dur, sakin ol” anlamına gelmektedir. Kaşgarlı Mahmut, Divan’ında “tölek” olarak kaydettiği kelimenin anlamını “gönlü sakin kimse” olarak vermektedir. Engebesiz, düz yere de dölek denilir.

Yellibel’den Göğboyun’dan
Boz seki oraya salak
Düşman gonar yurt mu olur
Şu çadır gurduğun dölek

Döleşmek fiili, ağıtlarımızda mecazi olarak ölmek anlamında kullanılmıştır.

Kapıdan silah ötünce

Elim ayağım dolaştı
Üç gündür yorgun gardaşım
Yeni uykuya döleşti

DULDA: Kelimenin aslı Moğolcadır. Moğolcadan Türkçeye geçen kelime “kuytu yer, sığınılacak gizli yer” anlamındadır.

Hele yapıya yapıya
Beden yan sığar gapıya
Elimi dulda dutarım
Poyrazdan gelen dipiye

Ayrıca dulda kelimesi mecazi olarak “himaye” anlamında kullanılır.

Dadaloğlu’ndan bir örnek:
Tavlasında arap at beslenir
Konağında baz şahinler seslenir
Duldasında nice yiğit yaslanır
Boz kır atlı yüce beyler nicoldu

EDE: Avşarlarda saygı gösterilen büyüklere özellikle ağabeylere hitap tarzıdır. Çocukluğumda büyükler aralarında konuşurken “Ede, gurbanım…” diye başlayan çok konuşma dinledim.

Top başından gürleyerek
Almış gitmiş yarısını
Atını içeri çekin
Edem satsın dorusunu

EDİK: Ayağa giyilen kısa çizmelere denir. Divan-ı Lügati't-Türk’te “etik/etük”, Eski Uygur Türkçesinde “etük”, Kıpçak Türkçesinde “etik” ve Dede Korkut’ta “edük”, terlik, pabuç, ayakkabı anlamında geçer. Kutadgu Bilig’de ve Kıpçak Türkçesinde geçen “etükçi” sözü ise “ayakkabıcı” anlamına gelir.

Edik giyer içi mesli
Gelini yok durna sesli
Horasan’dan söküp gelme
Ocak-zade bunun aslı

EHLİYAL: Arapça “ehl-i ‘ıyal” kelimesinden gelir. “Geçimini temin etmek zorunda olduğumuz kişiler, ev halkı” demektir.

Sandığımı alıyım da
Boşaltıyım odasını
On senelik ehliyalım
Çık mı diyon gadasını

EKE: Avşarlar, kurnaz, gözü açık kişilere “eke” derler. “Nâdara (ne kadar) eke” gibi kullanılır. Söyleyiş tarzından ekelik yapanlardan hoşlanılmadığını anlayabilirsiniz. Eke kelimesi, Kaşgarlı Mahmut’da geçen ve “akıllı küçük kız” anlamındaki “ekeç” kelimesinden gelmektedir. Kelimenin sonundaki “ç” harfi düşmüştür (Kaşgarlı’da ve Eski Uygur Türkçesinde “eke” kelimesi varsa da bunun anlamı “büyük kız kardaş”tır. Dolayısıyla bahse konu olan kelime ekeç’tir. Nitekim yaşından büyük konuşan çocuklara söylenen “ekeşmiş tokaşmış” tabiri de bununla ilgilidir). Kelime akıllılık anlamını muhafaza ederek anlam genişlemesine uğramış, sadece küçük kızlara münhasır kalmamıştır.

ELLEHAM/ELLÂM: Arapça “Allah-u ‛âlem” (Allah bilir) kelimesinin dilimizde aldığı şekildir. Anlamı değişmiştir ve “galiba, herhalde” demektir.

Ne diye geç kaldın dayı
Bölündü uşağın yarısı
Elleham kışa tutuluk
Emlek’te kalık sürüsü

GAYDA: Bulgarca olan gayda kelimesi tulumlu ve üflemeli müzik aletinin adıdır. Türkçeye (müzik terimi olarak) “türkü, hava, mani” anlamlarında geçmiştir. Ayrıca kamıştan yapılmış, çift düdük ve tulumdan oluşan, tiz sesli, nefesli İskoç millî çalgısına da gayda denir. Bizdeki tulumun benzeridir. Batı Anadolu Yörükleri bir türkü dinlemek istediklerinde “çal bir gayda da dinliyek” derler.

Omar gusuruma galma
Ağıt kakar gaydayınan
Tümünü gurban ederim
Bahar, Gumru, Zayda’yınan

HAÇAN: Eski Türkçe bir kelime olup aslı “kaçan” şeklindedir. Divan-ı Lügati’t-Türk’te, Kutadgu Bilig’de, Eski Uygur Türkçesinde, Kıpçak Türkçesinde ve Dede Korkut hikâyelerinde “ne zaman” anlamında geçer. Beylikler devri Türkçesinde sık kullanılan bir kelimedir. Yunus Emre’den: “Kaçan kim ben beni bildim/ Yakın bil kim Hakk'ı buldum”.
Haçan deyince aklımıza doğrudan Karadeniz Türkleri gelir. Çünkü halen yöre halkı kelimeyi günlük hayatta kullanmaktadır. Günümüzde Avşarlar arasında artık kullanılmamasına rağmen yakın geçmişte bilindiği anlaşılıyor. Dadaloğlu bir şiirinde şöyle diyor:

Yükseklerde şahin gibi süzülür
Enginlerde turna gibi düzülür
Haçan dostu ansam gönlüm üzülür
Şimdi döndüm düzen tutmaz tele ben

HAYLA/HAYLE: Avşarlar arasında kullanılan ilginç kelimelerden birisidir. Hayli şeklinde de söylenen kelime, Avşar ağzında “nasıl?” anlamındadır. Mesela “hayla idicin?”, nasıl edeceksin, nasıl yapacaksın demektir.

Bilmiyorum sen haylesin
Çok yanıyor benim özüm
Yavrumu düşünde görmüş
Mor belikli Elif gızım

HORANTA: Kelimenin aslı Farsça “horende” olup birinin beslediği kimse, boğaz anlamına gelmektedir. Dilimize horanta şeklinde ve hane halkı anlamında girmiştir.

Yarın horantası gider
Boş kalır onun yuvası
Sığır yayarak büyütmüş
Mektup yazmaz mı anası

IĞRIP/IĞRIPÇI: Eski Rumca “balık avlamak için kullanılan büyük ağ” ve “balık avlama gemisi” demektir. Avşarlar, hile, düzen, oyun anlamında “ığrıp”, hilekâr, düzenbaz anlamında “ığrıpçı” derler.

ILGAR: Avşarlar arasında baskın anlamında kullanılan bir kelimedir. Kelimenin kökü Orkun Yazıtları’nda geçen ve ileri anlamına gelen “ilgerü” olmalıdır. Kıpçak Türkçesinde de “ilgerü” kelimesi ileri, ileriye doğru demektir. Eski Uygur Türkçesinde “ilgaru” kelimesi ileriye doğru, “ılgamak” fiili saldırmak, hücum etmek demektir. Dede Korkut hikâyelerinde “ılgar” kelimesi baskın, akın, hücum, “ılgamak” fiili ise akın yapmak, baskın yapmak anlamında kullanılmıştır.

Öznenin giydiği keten
Altı türlü, üstü peten
Ben Topuz’un bacısıyım
Ulaşıp ılgara yeten

KÂ: Avşarlar, önde gelen ve itibarlı sayılan kişilerin adının sonuna “kâ” lafzı getirirler: Ali Kâ, Ahmet Kâ gibi. “Kâ” lafzının “kâhya” kelimesinin kısaltılmış hali olduğu sanılmaktadır. Bana göre bu kelime kâhya kelimesinden değil, Türkçedeki “kâ” kelimesinden gelmektedir. Bu lafız, eski Türkçede kullanılan “yiğit, evin büyüğü, ağabey, baba” anlamına gelen bir kelimedir. Bu tip söyleyişin izlerine halen Asya Türklerinde de rastlamaktayız.

“Kâ” sözcüğü, Sibir Türklerinde “kek”, Uygur ve Karapapaklar’da “kağa”, Yakutlar’da “keke” şeklinde kullanılır. Doğu Anadolu’da Zaza ve Kırmançlar arasında da “kek, keke ve keko” şeklinde ve aynı anlamda kullanılması dikkat çekicidir.

KADA: Aslen Arapça “kazâ” kelimesinden gelmektedir. Dede Korkut hikâyelerinde “kazâ, bela” anlamında kullanılan kelime, Anadolu’da özellikle Avşarların kullandığı bir hitap tarzıdır. Öyle ki bu kelime ile Avşar boyu birbiriyle özdeşleşmiştir. Avşarlar, “Gadañı alayım” derler ki “derdini alayım, derdin bana geçsin, sen sağ ve selamet ol” demektir.

Gadasın aldığım Cezan
Omuzuma düştü hezan
Gız anam Allah’tan korkun
Gapımıza vurman gazan

Çağşırlı’ya vardımıdı
Ne güzel ötüşür guşlar
Sizi çeken oğlum öldü
Gadasın aldığım taşlar

Günümüzde Azerbaycan’da da aynı şekilde ve anlamda yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Örnek olması bakımından Azerbaycanlı şair Necef’in şiirini buraya alıyorum.

“Seherin esen yelleri
Esme, gadasın aldığım
El menimdir, etek senin
Kesme, gadasın aldığım

Seherin esen yelleri
Yana dağıtıp telleri
Destinde deste gülleri
Mesme, gadasın aldığım

Üst yanımız dağlar gardı
Alt yanımız bağlar bardı
Necef’in de erki vardı
Küsme, gadasın aldığım”

KAKMAK/KAKINÇ: Divan-ı Lügati't-Türk’te “kakmak” fiili “hafifçe vurmak”, “kakımak” fiili ise “birine kızmak, darılmak” manasınadır. Eski Uygur Türkçesinde “kak” kelimesi “nefret, kin, düşmanlık”, “Kaknamak/ Kakramak/ Kakraşmak” fiili ise “nefret etmek, düşmanlık etmek” anlamına gelir. Kıpçak Türkçesinde “küfretmek” anlamında kullanılan “kakımak” fiili vardır. Dede Korkut hikâyelerinde “kakmak” fiili, “vurmak, dikmek, başa kakmak, yüze vurmak”, “kakınç” kelimesi ise “başa kakılan ayıp” anlamına gelir. Yunus Emre bir şiirinde şöyle der: “Çıktım erik dalına anda yedim üzümü/ Bostan ıssı kakıyıp der, ne yersin kozumu”. Kelime, Avşarlar arasında hala sıklıkla kullanılmaktadır.

Sesimi kimse duymasın
Sonra kakarlar başıma
Obalara yaz gelirken
Bizi yaktın ataşına

KALAN: Türkçe “kalmak” fiilinden türeyen bir kelimedir ve “artık, bundan sonra” anlamına gelir.

Hasan gitti, Çerkez gitti
Galan ederler barışık
Ağla Suna’mın gelini
Altın zülüfe karışık

KALIK: Divan-ı Lügati't-Türk’te ve Kutadgu Bilig’de “yaşlı kişi, yaşlılık” anlamına gelen “kal” kelimesinden gelmektedir. Avşarlarda yaşlı kişilere, zamanı geçmiş şeylere ya da evde kalmış kızlara “kalık” denir. Doğu Anadolu’da da “kal”, yaşlı/ihtiyar demektir.

KI: Kaşgarlı Mahmut, Eski Oğuz Türkçesinde kullanılan “kı” ekini, bir yerde “çağırma edatı” olarak, bir yerde “-cığım, -ciğim” anlamında acıma ile sevme belirten ve akrabalık terimlerinin sonuna eklenen bir edat olarak belirtmektedir. Eski Uygur Türkçesinde de “kı”, ünlem karşılığı söylenen söz olarak geçer. Avşarlarda “gı” şeklinde kullanılan bu ek anlam daralmasına uğrayarak sadece kadınlara yönelik bir hitap tarzı olmuştur. Anagı (anneciğim/ hey anne), ablagı (ablacığım/ hey abla), bibigı (bibiciğim/ hey bibi) gibi. Bazen de tek başına kullanılır. Avşarlar arasında her iki açıklamaya uygun olarak kullanıldığını söyleyebiliriz.

Bu ek bana göre yanlış olarak “kız” kelimesinin kısaltılmış hali olarak bilinmektedir. Belki kız kelimesi ile “kı” eki söyleyiş yakınlığı sebebiyle zamanla birbiriyle karışmış olabilir. Hâlbuki Kaşgarlı Mahmut’un açıkladığı şekliyle Doğu yörelerimizde de aynı anlam ve işleviyle halen kullanıldığını Fahrettin Kırzıoğlu, yaptığı çalışmalarla tespit etmiştir. Nitekim ben de Hakkâri yöresinde yaptığım bir çalışma esnasında “kı” ekinin Kaşgarlı’nın açıkladığı gibi kullanıldığına şahit oldum (daye-kı=anneciğim gibi).

Diğer taraftan ailenin kutsallığına ve milletin kökünün aileden geldiğine inanılan Türk toplumunda çocukların annelerine, ablalarına, teyzelerine, bibilerine velhasıl büyüklerine “kız” diye hitap etmeleri ahlaken ve töre gereği mümkün değildir.

KIMIZ: Bilindiği gibi Türkler, at sütünden yaptıkları içeceğe Kımız derler. Bu içeceğin Türkistan’dan Anadolu’ya getirildiğini biliyoruz. Halen Türkistan’da kımız üretilmektedir. Divan-ı Lügati’t-Türk’te, Kutadgu Bilig’de ve Dede Korkut hikâyelerinde kısrak sütü olarak geçmektedir.
Günümüz Avşar ağzında kımız, koyunun soğulma (sütünün kesilmesi) dönemine yakın; sütünün en az ve en yağlı olduğu dönemde kısık ateşte, tuz ve benzeri maddelerle mayalanması ile elde edilen yoğurt kıvamındaki yiyeceğe denir.
Avşarların günümüze kadar bu kelimeyi yaşatmaları yakın dönemlere kadar konargöçer yaşamlarından kaynaklanmaktadır. Böyle bir yaşam biçiminde ise at, en önemli hayvandır. Bu da at sütünden yapılan kımızın Avşarlar tarafından da üretildiğini gösteriyor. Ancak yerleşik hayat neticesinde atın önemi azalmış ve at sütünden kımız yapma terk edilmiş; ama geçmişin bir hatırası olarak bu kelime yaşatılarak koyundan alınan süte kımız denilmeye başlanmıştır.

KOPMAK: Avşarlar, kalkıp yardım etmelerini istedikleri kişilere “kop” veya “kopun” şeklinde hitap ederler ki bu “yetişin” anlamına gelir.

Burada esas anlam kalkmak üzerine kuruludur. Dolayısıyla “koşmak” kelimesinden anlam olarak farklıdır. Divan-ı Lügati’t-Türk’te “gelmek, kalkmak, başlamak, çıkmak, başkaldırmak”, Eski Uygur Türkçesinde olduğu gibi Kıpçak Türkçesinde de “kopmak” fiili “kalkmak” anlamındadır. Hatta Kıpçakçada “kopmaklık”, ölümden sonra dirilmek anlamına gelir. Kutadgu Bilig’de “kopmak”, kalkmak, ortaya çıkmak; “kopurmak” ise yerinden kaldırmak demektir. Dede Korkut hikâyelerinde de “kopmak”, çıkmak, olmak anlamındadır.

KOYU/KOYLU: Avşarların “aşağı doğru, baktığı yöne doğru, yüzüstü” anlamında kullandıkları bir kelimedir. Mesela “yüzü kuylu düştü” (yüzüstü düştü), “yüzü kuyu gitti” (aşağıya doğru gitti). Bu tip kullanımda kişinin yüzünün baktığı taraf açısından yön kavramı vardır.
Kelime Orkun Yazıtları’nda, Divan-ı Lügati’t-Türk’te, Kutadgu Bilig’de ve Eski Uygur Türkçesinde “kodı” şeklinde ve “aşağı, aşağı doğru, boyunca, dip, çukur” anlamlarında geçmektedir. Dilimizde kullanılan “kodu gitti” cümlesi de bununla ilgilidir.

KUBUR: Moğolca’dan Türkçeye geçen kelimelerdendir. Avşar ağzında “lağım” anlamında kullanılır. Avşarların beddualarından biri “guburlar kusasın” şeklindedir.

MAH: Şaşkınlık bildiren bir ünlemdir. Başkasının söylediği bir söz veya yaptığı bir hareket üzerine şaşkınlığını belirtmek üzere (bazen kısa bazen uzun hece ile) “ma” veya “mah” denir. Kaşgarlı Mahmut, “ma, mah” şeklinde kaydettiği kelimenin anlamını “al, işte” olarak vermiştir. Nasıl ki “boy” sesinin başına bir “a” ünlemi getirilerek “aboy” olmuşsa, bu sesin başına da bazen “a” ünlemi eklenerek “ama” şeklinde de kullanılır.

OĞORLAMAK: Eski Türkçede hırsız anlamına gelen “ogrı” kelimesinden gelmektedir. Divan-ı Lügati’t-Türk’te, Kutadgu Bilig’de, Eski Uygur Türkçesinde, Kıpçak Türkçesinde ve Dede Korkut hikâyelerinde “ogrı” kelimesi “gizli, hırsız”; “ogrılamak/ogurlamak” fiili ise “çalmak, hırsızlık etmek” demektir. Eski Anadolu Türkçesinde de kullanılmıştır. Yunus Emre’den: “Uğruluk yaptım ana, bühtan eyledi bana/ Bir çerçi geldi eydür, kanı aldın gözgümü”.
Kelime Avşarlar arasında da “çalmak, hırsızlamak” anlamında kullanılmaktadır.

OKUNTU: Avşarlar arasında insanları düğüne davet etmek için gönderilen armağana “okuntu” denir. “Davet etme, davetiye” anlamına gelen bu kelime Türkçenin en eski kültür kelimesidir. Eski Türklerde kağan, önemli meseleleri görüşeceği zaman kabileleri bir yerde toplamak isterdi. Toplantıya katılması gereken kişilere ise toplantı olacağı haberini ulaştırması için ulaklar vasıtasıyla üzerinde özel işaretler olan oklar gönderilirdi. Bu oklar, gönderildiği kişinin merkeze çağrılması demekti. Ulak tarafından kendisine getirilen oku alan kişiler, toplantıya katılmak için yola çıkarlardı. Bir silah aracı olan “ok”, diplomatik anlamda düşünüldüğünde “çağrı” demekti. Dolayısıyla ok, tabiliği belirtirdi. Nitekim Oğuzlar’da ok sahibi olan Üç-Oklar, yay sahibi olan Boz-Oklar’a tabidir.

Okumak fiili, Orkun Yazıtları’nda, Divan-ı Lügati’t-Türk’te, Kutadgu Bilig’de, Eski Uygur Tükçesinde ve Dede Korkut Hikâyelerinde “çağırmak, davet etmek” anlamındadır. Eski Anadolu Türkçesinde de aynı anlamda kullanılmıştır. Yunus Emre bir şiirinde şöyle der: “Muhammed'i bir gece Hak okudu Mi‘râc'a”.
Avşar Türkmenlerinin, bu en eski kültür kelimesini muhafaza ederek yaşattıkları anlaşılıyor. Avşarlar, halen düğünlerinde yakınlarına “okuntu” göndererek onları bu mutlu günlerine davet ederler. Halkımızın “davetiye” yerine “okuntu” kelimesini kullanması daha güzel olur diye düşünüyorum.

Kızılırmak akıntısı
Uzun selvi yıkıntısı
Hacı Beyim düğün kurmuş
Hani bize okuntusu

ÖRK: Hayvanları çayıra bağlamaya yarayan kalın ipe örk denir.
Türkçe “ör-“ kökünden türemiştir. Ör+ük=örk.

Al atı teştte sulanır
Geri örküne dolanır
Her hekim bir yalan söyler
Can tatlı, galbim inanır

ÖZNE: Avşarlar, damada özne der. Kelime, “kendisi” anlamındaki eski Türkçe “öz” kelimesinden türemiş olmalıdır. Ayrıca Kaşgarlı Mahmut’ta “öz kişi” şeklinde geçen bir ifade vardır ki “hısım olan kişi” anlamında kullanılmıştır. Öznelik de esasen hısımlık kurmadır.

Şu da ergen şu da ergen
Dökmedim öznelik yorgan
Can cana kurban olursa
İsmail’e canım kurban.

PEŞKİR: Avşarlar, el-yüz kurulamak için kullandıkları havluya peşkir der. Kelimenin kökeni Farsçadır. Kelime Farsçadan Türkçeye geçmiştir.

SÂMEN: Seğmen kelimesinin yöre ağzımızda aldığı şekildir. Seğmen/seymen, düğünlerde gelin almaya gelen erkeklere verilen isimdir. Farsça sekban kelimesinden geldiği ileri sürülmektedir.

Çattılar ocak taşını
Vurdular sâmen aşını
Kız ağlatma gardaşını
Silin gözünün yaşını.

SASI: Avşarlarda “kötü koku” anlamında kullanılır. Divan-ı Lügati't- Türk ve Eski Uygur Türkçesinde “sasıg”, Kıpçak Türkçesinde “sası” kelimesi kokmuş, çürük anlamında, “sasımak” fiili ise fena kokmak anlamında kullanılır. Kutadgu Bilig’de “berbat etmek” anlamına gelen “sasıtmak” fiili geçer. Dede Korkut hikâyelerinde ise “fena kokulu, kokmuş, pis, murdar” anlamına gelen kelime, Oğuzlar tarafından düşmanları Kıpçakların mensup oldukları dini kötülemek amacıyla kullanılmıştır (sası dinli kâfir). Bugün Kazakistan’ın Yedisu vilayetinde bir göl “Sasık Köl” adını taşımaktadır. Türkistan Türklerinde kötü kokana “sasıyorsun” denir.

SAYRI: Eski Türkçede “hasta” anlamına gelirdi. Dede Korkut hikâyelerinde geçen bu sözcük, Avşarlar arasında da hasta anlamına gelmektedir. Sayrı kelimesi genelde hasta kelimesiyle birlikte kullanılmaktadır. Ayrıca yanlış söz ve davranış içinde olan kişileri uyarmak amacıyla (hasta mısın, sayrı mısın şeklinde) söylenir. Nitekim Divan-ı Lügati't-Türk’te “sayramak” fiili “saçmalamak, hezeyan etmek” anlamına da gelmektedir. Sayrı sözcüğü, Beylikler dönemi Türkçesinde canlı bir biçimde kullanılmıştır. Yunus Emre, bir şiirinde şöyle der: “Esridi Yunus’un canı, Yoldayım, illerim kanı/ Yunus düşte gördü seni, Sayrı mısın, sağlar mısın? Avşarlar arasında eskisi gibi sık kullanılmamaktadır.

Ayşe hanım, Ayşe hanım
Nerde galdı kestek gelin
Hasta değil, sayrı değil
Ben görmedim böyle ölüm

SİN: Avşarlarda anlamları farklı iki “sin” kelimesi kullanılır. Bunlardan biri “mezar” demektir. Divan-ı Lügati’t-Türk ve Eski Uygur Türkçesinde “sın” şeklinde geçen kelime “mezar” anlamındadır. Kıpçak Türkçesinde “sın”, yazılı mezar taşı demektir. Eski Anadolu Türkçesinde de bu kelimeyi görmekteyiz. Yunus Emre bir şiirinde “Sana ibret gerek ise/ Gel göresin bu sinleri” demektedir.
Kayseri yöresindeki bazı köy adlarında “sın” kelimesini görüyoruz: Mancusun (Mançu, bir Tunguz halkıdır), Dadasın (Dada, Uygurca “baba” demektir), Tavlusun (Tavlu, dağlı kelimesinin eski söylenişidir). Bu köy adlarının eski devirlerde Kayseri civarına gelip yerleşen Uygur Türklerinden kaldığı tahmin edilmektedir.

Diğer sin kelimesi ise “kılık” anlamına gelir. Avşarlar arasında sövgü olarak kullanılan sin kelimesi (sinini/sinine bilmem ne yaptığım) mezar değil kılık anlamındadır. Nitekim Kutadgu Bilig’de “sın”, boy, pos, kılık anlamına gelir.

SIĞIN: Orkun Yazıtları’nda, Divan-ı Lügati't-Türk’te, Kutadgu Bilig’de, Eski Uygur Türkçesinde ve Dede Korkut hikâyelerinde “sıgun” şeklinde ve “geyik, yaban sığırı, dağ keçisi” anlamında kullanılmıştır. Dadaloğlu’nun şiirlerinde geçer.

Binboğa da Koç Dağı’nı gözedir
Lale, sümbül, mor menevşe tazedir
Ablak sığınların boynun uzadır
Ediyor methini Veli’m, Binboğa 

Günümüzde maalesef pek kullanılmıyor. Avşar ağıtlarında az da olsa kullanıldığını görüyoruz.

Kabaktepe, Koç Dağı’na
Giderler sığın avına
Dayanamaz babamoğlu
Gözü büyük uşağına

SIN/SINIK: Kelimenin kökü kırmak anlamına gelen “sı-“ fiilidir. Sımak fiili Orkun Yazıtları’nda, Kutadgu Bilig’de ve Dede Korkut hikâyelerinde “kırmak, bozmak” anlamında; sınmak fiili Divan-ı Lügati't- Türk’te, Kutadgu Bilig’de, Eski Uygur Türkçesinde, Kıpçak Türkçesinde ve Dede Korkut hikâyelerinde “kırılmak, bozulmak, incinmek, parçalanmak” anlamında geçmektedir. Bu fiilden türeyen sınuk kelimesi “kırık”; sünük/süngük kelimesi de “kemik” anlamındadır. Anadolu’da halk arasında yaygın olarak kullanılan sınıkçı kelimesi, “kırık-çıkık tedavisi yapan halk hekimi” demektir. Eski Anadolu Türkçesinde sık kullanılan bir kelimedir. Yunus Emre’den: “Aşktan ne var eğer sındımısa/ Aşk ile kim sınmadı uğraşuban”. Avşarlar arasında artık eskisi gibi sıklıkla kullanılmamaktadır.

Beş oğlu var, beş yaşında
Hepsi Nesli’nin başında
Halil Çavuş sıngın gezer
İlaç sarılı başında

SIRIMAK/SIRITMAK: Avşarlar, yorgan dikme işine sırımak der. Divan-ı Lügati't-Türk’te “sırımak” kelimesi “sık dikişle dikmek”, “sırıtmak” ise “sık diktirmek” demektir. Kıpçak Türkçesinde “oymak, işlemek” anlamında kullanılan “sırlamak” kelimesi de bununla ilgilidir. Eski Anadolu Türkçesinde ise “sağlamca dikmek” anlamında kullanılmıştır.

SOKU: Taş dibeğe verilen addır. Sokmak fiili, Eski Türkçede “sokmak, delmek” anlamlarının yanında “dövmek, vurmak” anlamında da kullanılmıştır. Nitekim Kaşgarlı Mahmut’ta kelimenin bir anlamı da “döğerek inceltmek” şeklinde verilmiştir. Bu anlam soku kelimesinin anlamıyla örtüşmektedir. Çünkü sokuda bir nesneyi vurarak inceltir, dağıtırsınız.

Bulguru kaynatırlar
Sokuda yaylatırlar
Benim yârim küçücük
Vururlar ağlatırlar

SOYKA: Soyka, soymak fiilinden türeyen bir kelimedir. Ölenin o anda üzerinde bulunan giysiye denilir. Ayrıca Avşarlarda bir kişiye beddua edilirken “soykana kala” denir ki bu “öl de kurtulayım” anlamına gelir. Eskiden bir cenaze olduğunda ağıtçı kadınlar bir araya gelirdi. İçlerinden biri ölenin bir giysisini (soyka) eline alır ve ağıt söylerdi. Bir süre sonra ağıtı söyleyen kişi giysiyi yanındakine verirdi, bu sefer ağıt söyleme o kişiye geçerdi. Böylece giysi elden ele dolaşır, ağıt da sırayla söylenirdi. Bu adet artık günümüzde pek kalmadı.

Kele bunlara ne oldu
Kimi evli, kimi ergen
Üstüne gazete atmışlar
Vay soykama kala yorgan

ŞAR ŞAR: Avşarlar yağmurun veya bir yerden akan suyun akmasını anlatmak için “şar şar” sesini kullanırlar. “Damdan su, şar şar akıyor” gibi. Kaşgarlı Mahmut’ta “şar şar” şeklinde geçen kelime yağmurun sağanak halinde yağmasından çıkan ses, herhangi bir akarın çıkardığı ses anlamındadır.

ŞAYAK: Avşarlar, pembe rengin parlak koyusuna şayak derler. Dede Korkut hikâyelerinde “bir cins kumaş, o kumaştan elbise” anlamında bir “şayka” kelimesi vardır. Günümüzde de Anadolu’nun bazı yörelerinde (Mersin ve civarı) bir cins kumaşın ve o kumaştan dokunan elbisenin adı “şayak”tır. Anlaşıldığı kadarıyla Avşarlar arasında şayka kumaşının adı zaman içinde renk anlamına bürünmüştür.

Sıksam sızılıyor dişim
Sallasam ağrıyor başım
Mualini hep topladık
Şayak kuşaklı gardaşım

TAKILAMAK: Yüksek sesle gülmeye, kahkaha atmaya denir. Ayrıca keklik ötmesine de takılamak denir. Divan-ı Lügati’t-Türk’te “takılmak”, takır takır ses bildiren bir kelime diye izah edilmiştir. Muhtemelen kelimenin kökü buradan gelmektedir.

Keklik kekliğe takılar
Kur’an okuyor fakılar
Gardaş kondu yurt eyledi
Sarı sümbüllü sekiler

TAMAN: Onay sözü olup “hatırlar mısın, haberin var mı, öyle değil mi, hani, hani ya” gibi anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Mesela “akşam bize gelecektin taman, niye gelmedin” şeklinde söylenir. Bazen “tama” şeklinde sondaki “n” sesi düşmüş halde kullanılır.

Duydunuz mu Gediklili
Şu İzmir’den gelen teli
Al kanlar içinde kalmış
Ölmüş taman bizim Ali

TIRIK: Avşarlar arasında zayıf, cansız, halsiz kişilere kızma, azarlama şeklinde yapılan bir hitaptır. “yürü lan, tırık” gibi tarzda söylenir.

Benzer kullanım Orta Asya Türklerinde de vardır (Bursa’da kaldığım yıllarda Özbek öğrenciler tırık lafzını “yürü be tırrık” şeklinde kullandıklarını söylemişlerdi).
Orkun Yazıtları’nda “açlıktan ölmek, açlıktan zayıf ve bitap düşmek” anlamındaki “tor-“ fiilinden türeyen ve “zayıf, mecalsiz” anlamına gelen toruk kelimesi vardır. Divan-ı Lügati’t-Türk’te, Kutadgu Bilig’de ve Eski Uygur Türkçesinde “turuk”, “güçsüz, zayıf” anlamına gelir. Toruk/turuk kelimesi, zamanla tırık şekline dönüşmüştür.

TÜNEMEK: Tün, eski Türkçe bir kelime olup “gece” anlamına gelir. İlk yazılı kaynağımız Orkun Yazıtları ile Divan-ı Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig, Eski Uygur Türkçesi, Kıpçak Türkçesinde ve Dede Korkut hikâyelerinde geçer. Divan-ı Lügati’t-Türk’te ve Kutadgu Bilig’de tünemek “gecelemek”, tünek “zindan”; Eski Uygur Türkçesinde ve Dede Korkut’ta tünle/dünle kelimesi “geceleyin” anlamına gelir. Tün-kün, gece-gündüz demektir ki Avşar ozanı Cingözoğlu Seyit Osman, bir şiirinde kelimeyi şu şekilde kullanır:

Seyit’im de der ki belalı başım
Yardan ayrı düştüm yamandır işim
Dün ü gün ağlamak şu benim işim
Mevlam ömür vermiş, almaz nedendir

Avşarlar arasında tünemek fiili, “barınak, gecelemek, geceyi bir evde geçirmek” demektir. Tünek ise gece kaldığımız yer anlamından türeyerek “ev” manasına dönüşmüştür. Avşarların kargışlarından biri “düneğan dağala (tüneğin dağıla) şeklindedir. Yani evin barkın dağılsın demektir.

Ne anam var ne de babam
Kırıldı kolum kanadım
Baba yurdunu şaşırdım
Bugün dışarıda tünedim

YAZI: İlk yazılı kaynağımız olan Orkun Yazıtları ile Divan-ı Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig, Eski Uygur Türkçesi ve Dede Korkut hikâyelerinde “ova” anlamında geçen kelime, Kıpçak Türkçesinde “çayır, çimen” demektir. Beylikler Devri Anadolu Türkçesinde de bu kelime çok sık kullanılmaktaydı. Türkmen kocası Yunus Emre bir şiirinde şöyle diyor: “Cümle erenler uçtu, dağlar yazılar geçti/ Aşk kazanına düştü, kaynayubanı pişti”.
Avşar ağzında halen canlı bir şekilde kullanılmakta olan kelime “ova, tarla” demektir. “Yazıda kaldı” şeklinde kullanılan tabir ise gidecek yeri olmayanlar, ortalıkta kalanlar için söylenmektedir.

Anavarza yazıları
Ceren govar tazıları
Derviş’imi öldürmüşler
Aralığın muzuları

Elyazı’ya, Elyazı’ya
Duman çökmüş çöl yazıya
Gelin kurbanlar oluyum
Beşikte yatan kuzuya

YEĞNİ: Divan-ı Lügati't-Türk’te “yeniğ/yenik”, Kutadgu Bilig’de “yinik”, Eski Uygur Türkçesinde “yingil/yinik”, Kıpçak Türkçesinde “yengil, yengül, yüngül” ve Dede Korkut hikâyelerinde “yiyni” şeklinde geçen kelime “hafif” anlamındadır.
Avşarlar, “hafif” anlamının yanında “hafiflik yapma, şımarık” anlamında da kullanırlar. Sözgelimi şımarık çocukları azarlamak için “ne kadar yeğni” ya da “tamam artık, yeğnilme” denir.

YEKİNMEK: Bir eylem yapmak için davranmak, ayağa kalkmak, doğrulmak demektir. Halen canlı bir şekilde kullanılır.

Yekin emmimoğlu yekin
Gamanı beline dakın
Ha gelmezsen uğur ola
Bu yıl da biçilir ekin

Yekin gül dudaklım yekin
Efendin gelir darılır
İki gönül bir olunca
Çiçek biter, yer yarılır

YILKI: Avşarlar, koyun sürüsüne “yoz”, at sürüsüne “yılkı” derler. Yılkı kelimesi, Orkun Yazıtları’nda at sürüsü anlamındadır. Divan-ı Lügati't-Türk’te ise hayvan sürüsü anlamının yanında dört ayaklı hayvanlara verilen genel ad olarak da geçer. Yine Kutadgu Bilig’de, Eski Uygur olduğu sorulduğunda Aziziyeliyim derlerdi. Yanlışlık buradan kaynaklanmaktadır) ve plaklara yanlış okunmuştur.

Türkçesinde, Kıpçak Türkçesinde ve Dede Korkut hikâyelerinde “at sürüsü” demektir.

YUKA: Divan-ı Lügati't-Türk’te “yufka, yupka” şeklinde geçen kelime “ince, ucuz”, “yuga/yuvga” şeklinde geçen kelime ise “katmer, yufka ekmeği” anlamına gelmektedir. Kutadgu Bilig’de “yuvga, yuvka” kelimesi “zayıf, ince, aciz” demektir. Kıpçak Türkçesinde ise “ince” anlamına gelen “yoga” kelimesi vardır. Eski Anadolu Türkçesinde de kullanılan bir kelimeydi. Yunus Emre’den: “Bir nice kişilerin gaflet gözün bağlamış/ Hak yoluna der isen bir yufkaya kıyamaz”
Avşarlar iki yerde kullanır. Birinci anlamı ince demektir. “Yuka giyinme, hava soğuk” gibi. Diğeri ise yapılan bir ekmek çeşidinin adıdır ki buna “Yuka ekmek” denir. Gerçekte bu ekmek çeşidi, ince olduğu için böyle adlandırılmıştır. Dilimizde kullanılan “yufka yürekli” deyimi de ince ruha işaret ettiğinden merhametli anlamına gelir.

Safiye’nin yuka özü
Ganlı yaşlar dolar gözü
Gece gündüz sızılıyor
Emekdarın Çerkez kızı.

YUMAK: Eski Türkçede “yumak” yıkamak, “yunmak” ise yıkanmak anlamındadır. Beylikler devri Türkçesinde de aynı şekilde kullanılmaktaydı. Yunus Emre’den: ”Su getüreler yumağa kefen saralar komağa/ Ağaç ata bindüreler teneşire düşdi gönül”

Avşarlar arasında da aynı şekilde kullanılmaktadır.
Bacım don yumadan gelir Akar golunun iliği
Antep işi mor cepkeni Yargalanır mor beliği

YUMUŞ: Yumuş kelimesi Divan-ı Lügati’t-Türk’te, Kutadgu Bilig’de, Eski Uygur Türkçesinde ve Dede Korkut hikâyelerinde “hizmet, vazife, iş, elçilik” anlamlarında geçer. Avşarlar da “yumuş buyurma”, emir verme; “yumuş tutma” ise verilen emri yerine getirme anlamında kullanırlar.

ZAĞAR: Avşarların çok sık kullandığı bir kelimedir. ”Açık, belli” anlamındaki Arapça “zahir” kelimesinin Avşar ağzında aldığı şekildir. Avşarlar arasında biraz anlam kaymasına uğramıştır ve “belki, sanırım, öyle olmalı” anlamında kullanılmaktadır.

Ardında şerit örgüsü
Zağar bu bunun görgüsü
Gıyma gardaşım canıma
Güzellik Allah vergisi.

Yazan: Adnan Menderes KAYA
Avşar Kültür Coğrafyası ve Halk Kültürü, Berikan Yayınları, Ankara 2013, sayfa 203-235

 

Dadaloğlu Derki;

Çıktım yücesine seyran eyledim
Cebel önü çayır çimen görünür
Bir firkat geldi de coştum ağladım
Al yeşil bahçeli Kaman görünür.

Şaştım hey Allah'ım ben de şaştım
Devrettim Akdag'ı Bozok'a düştüm
Yozgat'ın üstünde bir ateş seçtim
Yanar oylum oylum duman görünür.

Biter Kırşehir'in gülleri biter
Çığrışır dalında bülbüller öter
Ufac

...

Yazarlar


IMAGE
Tufan Gündüz
Şu Kart-Kurt Meselesi

Türkiye'de ...
IMAGE
Eldeniz Abbaslı
"Şamlı" Adı Üzerine

Azerbaycan’d...
IMAGE
Adnan Menderes Kaya
Avşar Yörelerinde Söz Varlığı

AVŞAR ...
Great new costomer Bonus Bet365 read here.

Avsar VideoAvsar Video
Avşar KöyleriAvşar Köyleri
Avşar KütüphaneAvşar Kütüphane

Bu Afşar obası Rakka'da iskan edilmiştir. Ancak diğer bütün Türkmen boyları gibi onların da burada durmayarak kaçtıklarını tahmin edebiliriz. Ancak Kıralı adını belgelerde takip edemiyoruz. Bu yüzden

...

Halep bölgesindeki Köpekli Avşarı'nın en önemli obalarından biri. Adı, 15. Yy başlarında Kuzey Suriye'de yaşayan Köpekli Avşarları'nın beylerinden Ay-Doğmuş'tan gelmektedir. Aydoğmuşlular, daha sonra

...

Niğde'de yerleştiği anlaşılan Senirlilerin bir bölümü de Adana ve Tarsus civarında bulunuyordu. Bu cemaatin Halep, Maraş, Kiğı, Alanya, Yeni-İl ve Düşenbe Senir'de iskan olanları Kürt olarak adlandırı

...

Beylikli Avşarı obası. Adını obayı yöneten kethüdasından almıştır. Halep yöresinde yaşayan cemaatin, 1550'de 34 hane nüfusu vardı. Sonraki tahrirlerde adına rastlanmaması, başka bölgelere göç ettiğini

...

arama
View best betting by artbetting.net
Download Full Premium themes