Askeri Müdahaleler ve Toplum Algısında Oluşan Dönüşümler

ayhanAlgı, bilgi kaynağı olarak özne tarafından, bir nesnenin duyular yolu ile -seçilerek- idrakinden, tasnif, tanzim, tasdik, ret ve yorumlanmasına kadar, bir etkilenimin oluşturulduğu, bir dizi süreci kapsar. Algılar ya yeni bir bilgi oluşturur ya da daha önce oluşturulan bir bilgiye, müspet-menfi bir katkıda bulunarak esas bilgiye yeni malzemeler ekler.
Algılar, epistemoloji (bilgi felsefesi) vasıtası ile felsefe ile alakalı olduğu kadar, psikoloji, eğitim bilimleri ve nörofizyolojinin de alanına girer. Felsefede, bilginin kaynağı, nesnesi, öznesi ve nasılı hakkında yoğunlaşılırken; psikolojide nesne-özne etkileşimleri yanında, bir bilen olarak algılayan öznenin üzerinde yoğunlaşılır. Eğitim bilimlerinde, insanda bir bilgi ve o bilginin davranışa dönüştürülmesi noktasında algı üzerinde durulurken; nörofizyolojide algıların sinir sisteminde geçirdiği fizyolojik fasılalarla elektriksel bir iletiye dönüştürülerek, hangi mekanizmalarla bilgiye dönüştürüldüğünün yöntemleri üzerinde durulur. Algı, bugün tüm disiplinlerden yoğun bir şekilde faydalanarak, bir yönetme ve yönlendirme aygıtı olarak istihbarat birimlerinin, savunma bakanlıklarının ve özelde CIA ve Pentagon’un ilgi alanındadır.

Bir algının oluşması için her şeyden önce algılamayı oluşturacak olanın -nesnenin- seçilmesi gerekmektedir. Algının seçilmesine ise pek çok faktör tesir etmektedir. Etkinin şiddet ve büyüklüğü, tekrar ve devamlılığı, farklılığı, algılayanın ilgisi, mesleği, ihtiyaç ve beklentileri ve geçmiş tecrübeleri gibi psikolojik durumları, ana hatları ile algıyı etkileyen faktörler arasında sıralanabilir. Algıların oluşumunda Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi önemli bir parametre oluşturur (1).
Bilginin oluşturulmasında, bireysel algılar önemli olduğu kadar algılar yolu ile oluşturulan bilginin sosyalleşmesi ve yaygınlaştırılması da çok önemlidir. Yazının keşfi, bilginin paylaşımı noktasında çok önemli bir devrim başlatmıştır. Yazının bilgi aracı olarak kullanılmasından önce, bir bilginin yayılması için bazen binlerce yıllık sürelere ihtiyaç varken, yazım araçlarının yayılması ile bu süreç 20. Asra doğru giderek kısalmıştır. 1950’lerden itibaren kültürün bir endüstri halini alması (2), kitap, dergi, gazete, radyo, sinema, televizyon gibi araçların devreye sokulması ile süreç daha kısalmış, 21. asırda özellikle internet kullanımının, uydu antenlerin yaygınlaşması bilginin yayılma sürecini günlere hatta saatlere kadar kısaltmıştır (3).

Bir yanı ile asrımız “Bilgi Asrı” olarak isimlendirilmektedir. Asrın kendisi bilgi merkezli olunca, bilginin kendisi günümüzde savaş ve mücadelelerin en önemli silahı olmuştur. Bu konuda, bilginin en önemli kaynağı olan algı ve algı yönetimi yani gerçeği algıla(t)manın kontrolü, günümüz savaşlarının tam merkezine oturmuştur.
Mao, “Zaferi kazanmak için düşmanın gözlerini kör, kulaklarını sağır etmeliyiz.” derken, üstadı Sun Tzu’nun, kendisinden 2500 yıl önce, ‘Savaş Sanatı’ isimli eserinde belirttiği “Mükemmellik yüz savaşın yüzünü kazanmak değil, düşmana hiç savaşmadan boyun eğdirmektir!” (4), görüşünün iyi bir uygulayıcısı olduğunu kanıtlamıştır. Bu yanıyla algıları oluşturma, biçimlendirme ve çarpıtma devletlerarası savaş ve mücadelelerin asırlardır çok önemli bir silahı olmuştur.

Sun Tzu’dan beri kullanılan yöntemin günümüzde en iyi uygulayıcısı olan ABD’nin şimdiki başkanı Barack Obama, İslam dünyasına yönelik yaptığı bir açıklamada, “Uydu bağlantılı televizyonlar, internet, sosyal paylaşım ağları ve cep telefonları gibi teknolojik aletlerle, hem dünyanın tüm gelişmeleri izleyebildiğini hem de gençlerin hiç görülmemiş biçimde organize olduğunu ve bu durumdan duyduğu memnuniyeti” anlattı (5). Belli ki bu memnuniyetin arkasında, algıları yönetilerek biçimlendirilen insanların, ABD çıkarları doğrultusunda nasıl harekete geçirilebildiği bilgisi mevcuttur.

Algıyı etkileyen faktörlere müdahale ederek, algı değiştirilebilir, çarpıtılabilir, etkisi kırılabilir hatta hiç oluşmaması temin edilebilir. Gerçekler istenilen biçimde kurgulanır, anlamlar yeniden inşa edilebilir. Sizin algılattığınız biçimde bilgilenen insanların oluşturduğu anlamlar, dünyaya istediğiniz biçimde nizam vermenizi temin eder. Günümüz dünyasında ‘Algılama Yönetimini’ metot olarak en iyi uygulayan ve kullanan ABD’dir (6).

Bu çalışmamızda askeri müdahalelerin ve özelde 28 Şubat Sürecinin seçmen algısında oluşturduğu değişiklikleri bu çerçevede irdeleyeceğiz.
Bizzat dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu tarafından 1000 yıl süreceği ifade edilen ‘28 Şubat Süreci’, ilginç bir ironi oluşturarak, 28 Şubattan tam bir gün sonra 1 Mart 2011 tarihinde sona erdi. Taraf gazetesi, merhum Necmettin Erbakan’ın cenaze törenine, Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun yeğeni olan 1.Ordu Komutanı Hayri Kıvrıkoğlu’nun katılımını “28 Şubat’ın ruhuna El Fatiha” manşeti ile okuyucusuna duyurdu (7). Gerçekten de sağlığında mürüvvetini göremediği ve kendisini çok sert biçimde eleştiren çevrelerin “Hocayı yanlış anlamışız, antiemperyalist çizgisi ve milliliği Türkiye için önemli bir çimentoymuş.” şeklindeki hayıflanmaları, algılamalara nasıl müdahale edilebileceğinin trajik ve ilginç bir örneğidir.

Peki, 28 Şubat neydi ve ülke bu sürece nasıl geldi? Ana başlıkları ile merhaleleri şu şekilde sıralanabilir:
- 2 Ekim-7 Ekim 1996 da bölgeye ziyareti esnasında Necmettin Erbakan’a, Libya lideri Kaddafi’nin sarf ettiği sözler.
- Refah Partisi’nden Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, 10 Kasım 1996 da yaptığı açıklama.
- 11 Ocak 1997’de, Başbakanlık Konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere verilen iftar yemeği.
- Müslüm Gündüz-Fadime Şahin-Ali Kalkancı aşk üçgeni.
- Refah Partili Ankara Sincan Belediyesi’nce 30 Ocak 1997'de Kudüs gecesi düzenlenmesi ve Cihat isimli tiyatro gösterisine İran Büyükelçisinin katılması.
- Takip eden günlerde Sincan’da Star TV muhabiri, Işın Gürel’in saldırıya uğraması.
- Aczimendi görüntüleri.
- Değişik zamanlarda medyaya yansıyan, Hasan Mezarcı, Hasan Hüseyin Ceylan, Şevki Yılmaz vs konuşmaları
- Yeşil sermaye denilen bir sermaye türünün oluşması.

Şimdi, ana hatlarını birer cümle ile verebildiğim, Türkiye’yi 28 Şubat 1997 sürecine taşıyan başlıkların, o dönem medyasında nasıl canhıraş biçimde günlerce yer alıp, ülkede yüksek bir gerilim oluşturduğunu okuyucu hatırlayacaktır.

Milli Güvenlik Kurulunun, 18 maddelik –kimilerince 24 maddelik- 28 Şubat 1997 kararları şu şekilde özetlenebilir: laiklik için mevcut yasaların uygulanması, tarikatlara bağlı okulların denetlenmesi ve MEB'e devredilmesi, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmesi. Kuran kurslarının denetlenmesi, Tevhidi Tedrisatın uygulanması, tarikatların kapatılması, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medyanın kontrol altına alınması, kıyafet kanununa riayet edilmesi, kurban derilerinin vakıflara verilmemesi, Atatürk aleyhindeki eylemlerin cezalandırılması (8).

28 Şubat sürecinden sonra ise kararların uygulanıp uygulanmadığını denetlemek üzere Batı Çalışma Grubu yasallaştırılmış, 6 milyona yakın insanı fişlediği iddia edilmiş, camiler, okullar, tüm dernek ve vakıflar, dershaneler izlenmiş (9) yoğun bir bilgi kirliliği oluşturularak toplum büyük baskı altına alınmış, RP’si iktidardan uzaklaştırılmış ve parti Anayasa Mahkemesi'nin 16 Ocak 1998 tarihli kararı ile kapatılmıştır (10).

28 Şubat süreci Cengiz Çandar’ın isim babalığını yapması ve o zamanki kimi komutanlarında bu tabiri beğenmeleri ile “Postmodern Darbe” olarak literatürümüzde yerini almıştır. İlginç bir isim benzerliği ile her ne kadar oluşum ve gelişim süreçleri birbirine benzemez ve alakasız gibi görünse de; 2000 yılındaki Sırbistanhadiseleri, 2001’de Beyaz Rusya'daki eylemler, 2003 yılında Gürcistan'da gelişen "Gül Devrimi ve Kasım 2004ile Ocak 2005 arasında Ukrayna'da gelişen ve "Turuncu Devrim" olarak isimlendirilen süreçler de yabancı basında "Postmodern Darbe" olarak adlandırılmıştır (11, 12, 13). İsim benzerlikleri bu süreçlerin en azından ortak bir merkez tarafından yorumlandığının ifadesidir.

Peki, bizzat postmodern darbe, -hedefleri açısından- irdelendiğinde, Refah Partisi’nin iktidardan uzaklaştırılması ve kapatılması bir çözüm getirmiş midir? Sorunun cevabını verebilmek için Milli Nizam Partisi’nden itibaren, Milli Görüş çizgisinin geçirdiği merhalelere de kısaca bakmak gerekir.

12 Mart Askeri Muhtırasından sonra, 20 Mayıs 1971'de, Milli Nizam Partisi’nin (MNP), "laik devlet niteliğinin ve Atatürk devrimciliğinin korunması prensiplerine aykırı olduğu" gerekçesiyle kapatılmasından sonra kurulan, Milli Selamet Partisi (MSP) 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile kapatılıncaya kadar, birinde CHP, diğer ikisinde ise Milliyetçi Cephe Hükümetleri olarak tarihimize geçen, AP, MSP, MHP, CGP ile beraber üç kere koalisyon hükümetleri ile iktidara ortak olmuştur (14).

MNP ile siyaset sahnesine giren siyasi İslamcılık, 12 Mart muhtırasından sonra kapatılmasına rağmen takip eden 9 yıl içerisinde 12 Eylül darbesine kadar 3 kez iktidara taşınmıştır. Görünürdeki amaçlarından biri siyasi İslamcılığı tasfiye etmek olan muhtıra, adeta ona koalisyonla da olsa iktidarın yolunu açmış ve onu tasfiye etmek amacına ulaşamamıştır.

12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında MSP kapatılınca, yoluna Refah Partisi olarak devam eden ‘Milli Görüş’ çizgisi 25 Aralık 1995 seçimlerinden sonra lideri Erbakan’ı başbakanlık koltuğuna oturtarak, DYP koalisyonu ile bir kez daha iktidarı almıştır. 12 Eylül askeri darbesinin gerekçelerinden biri olan siyasal İslamcılık, bu kez darbe öncesinden daha güçlü bir biçimde iktidara taşınmış, 12 Mart muhtırası gibi hedeflerden biri yine ıskalanmıştır.

Daha sonra Refah Partisi ‘Postmodern Darbe’ ile iktidardan uzaklaştırılarak, 16 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesi tarafından "Laik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri" nedeniyle tıpkı selefleri olan MNP, MSP kapatılma gerekçeleri ile kapatıldı. Beyan ve eylemleri ile Parti'nin kapatılmasına neden olan Necmettin Erbakan, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, İ. Halil Çelik ile Şükrü Karatepe'ye 5 yıllık siyaset yasağı getirildi.

1997'de RP'nin kapatılma olasılığına karşı yedek parti olarak kurulan Fazilet Partisi de, yine MNP’nin, MSP’nin, RP’nin kapatıldıkları aynı nedenle, 22 Haziran 2001'de kapatıldı. FP'nin kapatılması üzerine "Milli Görüş" hareketi: ‘Yenilikçiler’ ve ‘Gelenekçiler’ olarak -algılatılan bir isimlendirmeyle- ikiye bölündü. Erbakan ve çevresinde yer alan "Gelenekçiler", Malatya milletvekili ve kapatılan FP'nin genel başkanı Recai Kutan'ın başkanlığında 20 Temmuz 2001'de ‘Saadet Partisi’ni kurdular. İstanbul Büyükşehir eski Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve çevresinde yer alan "Yenilikçiler", Erdoğan başkanlığında 14 Ağustos 2001'de"Adalet ve Kalkınma Partisi"ni kurdular (14).

Tıpkı daha önceki örneklerinde olduğu gibi tasfiye ettikleri partileri iktidara taşıyan darbeler, postmodern bir darbe olarak takdim edilen 28 Şubat süreci neticesinde de, adeta postmodern bir parti hüviyetindeki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra inşa ettiler.

Necip Fazıl Kısakürek 1960 askeri darbesini, merhum Alpaslan Türkeş’in sözüne atıf yaparak, “Yoğurttan hükümete saplanan mukavvadan hançer!” olarak değerlendirmiş, “Tenekeden olsaydı kırılırdı” açıklamasını eklemiştir (15). 27 Nisan 2007 tarihinde ne olduğu hala tartışmalı olan ve tarihe e-muhtıra olarak geçen bildiri de Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını daha çok pekiştirmiş, süreç içerisindeki asker-hükümet gerilimleri daima iktidarın daha da güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Böylece her müdahale, müdahale ettiği yapıyı bir sonraki iktidarına daha güçlü, donanımlı ve kalıcı olarak hazırlamıştır.

Darbe ve müdahaleler sonrasında seçmen algısını biçimlendiremezseniz, süreç içerisinde değerlendirip ölçemediğiniz, ummadığınız neticeler oluşur. Algı yönetiminin temel ilkeleri: algısını yöneteceğiniz kitlenin değerleri ile uyumlu olmak, onun değerleri ile kesinlikle çatışmamak, hedef kitlenin kültür ve inançlarına saygılı davranmak ve onun beklentilerine uygun yaklaşımlarda bulunmaktır (6). Algı yönetimini gerçekleştiremeyenler, algı yönetimini gerçekleştirenler tarafından şekillendirilir ve tasfiye edilirler.

28 Şubat postmodern darbesi madem postmodernist idi, o halde postmodernizme uygun açılımlar gerçekleştirmeli idi. Oysa 28 Şubat darbesi sergilediği tavırlar ve beklentileri açısından postmodernist değil modernist hedefleri olan bir darbeydi. Modernizm, milliyetçilik, ulus devlet, laiklik, pozitivizm, ulusal silahlı güçler, ulusal sermayeler gibi değerler çerçevesinde kendisini takdim ederken; postmodernizm, etnik milliyetçilikler, din, görecelilik, sivil toplum kuruluşları, çok uluslu sermayeler, algı yönetimi gibi kıymetlere sahipti. 28 Şubatçılar, Cengiz Çandar’ın kendilerine armağan ettiği ismi sahiplenmelerine rağmen, geçen yüzyılın modernist mantalitesini aşamadılar ama postmodernist değerlere ve sonuçlara hizmet ettiler.

Toplumda cari olan değerleri siz belirleyemiyorsanız toplumun değerlerine uyumlu olmak zorundasınız, aksi takdirde, değer oluşturucu başka bir gücün farkında olmadan istihdam alanına girmişiniz demektir. Bugün dünyada değerlerin hangisinin değerli olduğuna ve işlerlik kazanacağına karar veren güç, çeşitli kurumları, teknolojisi, devasa kültür endüstrisi ile ABD’dir. Tarihi bugün tarihçiler değil, Hollywood senaristleri yazmaktadır, Felsefeyi, dini ve bütün sahalarında bilimi ABD üretmekte ve kendi menfaatleri doğrultusunda istihdam etmektedir. Her türlü temel değer ABD servislerinin süzgecinden geçtikten sonra kullanım alanına sunulmaktadır. Hangi dini liderin olumlu hangisinin olumsuz olacağına karar verip, hangi ayetlerin popüler kılınacağını bile o belirlemektedir. Kimin demokrat kimin terörist olduğunu o seçmektedir. Ortadoğu’nun kimler tarafından nasıl şekilleneceğini ve bu biçimlendirmenin kimler vasıtası ile yapılacağına o karar vermektedir.

28 Şubat Süreci geçmişte en güvenilir kurum olan, orduyu güvenilir kurum olma sıralamasında arka sıralara iterken, kendilerinin karşı olduğu ne kadar yapı varsa Türk toplumu için başat roller üstlendirmiştir. Türk kimliği yerine Türkiyelilik moda kılınmıştır. Bu konuda Türk milliyetçilerinin özellikle 12 Eylül 1980 darbesinde uğradığı kıyımlar, tasfiyeler, kurumlarının gelişip çoğalamaması, entelektüel ve siyasi transferleri gibi faktörlerle, mevcut süreçte yeterince inisiyatif alamamalarına neden olarak, Türk kimliğinin zayıflamasında dolaylı katkıları olmuştur.

Bugün sosyal paylaşım sitelerinde bile milli konular yeterince yer bulamamakta arka sayfalara itilmektedir. Şehit haberleri, dini ve milli duyarlılık gerektiren konular, sosyal paylaşım sitelerinin rutinine mağlup olmakta,-karikatürize edeceğim biçimde- Angelina Jolie'nin dudakları, Scarlett Johansson'un göğüsleri, Bar Rafaeli'nin kalçası, milli-dini-insani olana galip gelmektedir.

Ali Saydam Beyin eserinde bahsettiği gibi (6), algıları yönetebilmek için, hedef kitlenin değerleri ile uyumlu, kültürü ile çatışmayan, kitle beklentilerini oluşturan ve karşılayan, basit ve anlaşılır olan (İlköğretime başlayan altı yaşındaki bir çocuğun kavrama ve yorumlayabilme kapasitesini referans alan), sonuca odaklı ve ölçülebilir hedefleri olan ve sonucunu hesaplayamadığı hiçbir şeyi hayata geçirmeyen, hayatın her safhasında ve her alanda sürekli tekrar edilen, düşüncelerden çok duyguları yönetebilen, görsel tüm imkânlardan sınırsızca yararlanan bir donanıma sahip olunmalıdır.

Aksi takdirde, çok basit bir biçimde algı yöneticilerinin amelesi, hadi daha iyi bir ihtimalle sadece taşeronu olabilirsiniz. Vatanın ve milletin kaderini algıları yönetenlerin insafına ter kedersiniz. Berkeley “varolmak algılanmaktır” demektedir (16). Varolmanızın biçim ve niteliği artık kendinizi algılatma biçiminize bağlıdır. Sizin ne olduğunuzu siz algılatamazsanız başkasının sizi sunduğu biçimde algılanır, yorumlanır, muamele görür ve tasfiye edilirsiniz.

KAYNAKÇA
1) Metin İnceoğlu. Güdüleme Yöntemleri Ankara Üniversitesi BYYO Yayınları 1985
2) Thedor W Adorno-Max Horkheimer. Aydınlanma Diyalektiği, Kabalcı Yayınevi 2010
3) İskender Öksüz. Ortak Yüksek Kültür. Türkyurdu, Cilt: 26, Sayı: 232, Aralık 2006
4) Sun Tzu. Savaş Sanatı. Kastaş Yayınları 2008
5) http://www.trt.gov.tr/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=d62eac56-2e43-49e8-b841-10687715106dErişim 19-08-2011
6) Ali Saydam. Algılama Yönetimi. Rota Yayınları 2005
7) http://www.taraf.com.tr/haber/28-subat-in-ruhuna-el-fatiha.htm Erişim: 18-08-2011
8) http://haber.gazetevatan.com/28-subatin-6-sir-maddesi/362240/1/Haber Erişim: 18-08-2011
9) http://tr.wikipedia.org/wiki/Bat%C4%B1_%C3%87al%C4%B1%C5%9Fma_Grubu Erişim: 19-08-2011
10) http://www.belgenet.com/dava/rpdava_karar.html Erişim: 18-08-2011
11) http://venezuelanalysis.com/analysis/2077 Erişim: 18-08-2011
12) http://www.counterpunch.org/levich12062003.html Erişim: 18-08-2011
13) http://www.guardian.co.uk/world/2004/nov/26/ukraine.comment Erişim: 18-08-2011
14) http://www.belgenet.com/parti/mnp.html Erişim: 19-08-2011
15) Necip Fazıl Kısakürek. Benim Gözümde Menderes. Büyük Doğu Yayınları
16) Jean Paul Sartre. Varlık ve Hiçlik, İthaki Yayınları 2010

Dadaloğlu Derki;

Can evimden vurdu felek n'eyleyim
Ben ağlarım çelik teller iniler
Ben almadım toprak aldı koynuna
Yarim diyen bülbül diller iniler

Doya doya mah cemalin görmedim
Saçlarını çözüp çözüp örmedim
Bir'gececiK serasını sürmedim
Sarmadığım ince beller iniler

Kara olur okçuların yoncası
Görülmemiş bu dünyada buncası
Açılmadan kopup düşt

...

Yazarlar


IMAGE
Mustafa Aksoy
Türk Kültürü Bağlamında Avşar Halı-Kilimleri

Türkiye’deki...
IMAGE
Adnan Menderes Kaya
Avşar Yörelerinde Söz Varlığı

AVŞAR ...
IMAGE
Tufan Gündüz
Şu Kart-Kurt Meselesi

Türkiye'de ...
IMAGE
Eldeniz Abbaslı
"Şamlı" Adı Üzerine

Azerbaycan’d...
Great new costomer Bonus Bet365 read here.

Avşar KütüphaneAvşar Kütüphane
Avsar VideoAvsar Video
Avşar KöyleriAvşar Köyleri

Kayseri'nin Tomarza ilçesi Güzelce, Melikviran ve Aliağalar köylerinde oturan Afşar obası. Bu obadan bazı bölükler Teke bölgesinde Kaşaklı'da iskan olmuştur.

Afşar obalarından biri. 16. yüzyılda Halep bölgesindeki Bayat Türkmenleri arasında da bu adda bir oba mevcut. Ancak bu obanın Bayatlar arasına sonradan karıştığını biliyoruz.
Çeçelilerden bazı bölükler

...

Tohtemür Kethüda olarak da geçer. Beylikli Avşarındandır. Şahıs adı taşıyan diğer Beylikli Avşarı obaları gibi bunun adına da 1550 tahririnde rastlanıyor. Daha önceki tahrirlerde şahıs adı taşıyan oba

...

Gündüzlü Avşarı obalarındandır. Antakya bölgesinde bulunan oba, 1526'da 22, 1536'da 38, 1550'de 4 hanedir. Ani nüfus azalması başka yerlere göç ettiğini akla getiriyor.


arama
View best betting by artbetting.net
Download Full Premium themes